Tahammülsüz bir hasta için, bu dünyanın keyif sürmek ve lezzet almak için yaratılmadığı açıktır. Hayatın geçici olduğunu, gençlerin yaşlanması ve insanların sürekli bir ayrılık ve yok oluş içinde yuvarlandığını görmek, bu gerçeği gözler önüne serer. İnsan, canlıların en mükemmeli, en yükseği ve donanımca en zengini olmasına rağmen, geçmişin tatlı anıları ve geleceğin belirsizlikleri arasında hayvanlara kıyasla daha düşük bir hayat yaşar. Bu hayat, keder ve meşakkatle doludur.
Bu durumda insanın dünyaya sadece güzel yaşamak, rahat ve huzurlu bir ömür geçirmek için gelmediği anlaşılır. İnsanın elinde büyük bir sermaye vardır; bu sermaye, ömrüdür. Hastalık, sıhhat ve afiyetin gafletine kapılmayı engelleyerek, insanı dünya hayatının geçiciliğine ve ahiretin gerçekliğine uyandırır. Hastalık, birden gözleri açar ve vücuduna şu gerçeği hatırlatır: “Ölümsüz değilsin, başıboş değilsin, bir görevin var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil ve öyle hazırlan.”
Bu bağlamda, hastalık aldatıcı olmayan bir nasihatçi ve uyarıcı bir rehberdir. Hastalıktan şikâyet etmek yerine, bu yönüyle ona teşekkür etmek ve eğer fazla ağır gelirse sabırla karşılamak gerekir. Hastalık, insanı gerçek gayesine yönelten ve onu ebedî hayatın saadetine çalışmaya sevk eden bir hatırlatıcıdır.
Bir çocuğun, oyun oynamaktan keyif aldığı bir bahçede olduğunu hayal edin. Oyun sırasında yere düştüğünde dizini yaralasa, o an acı hisseder ve ağlamaya başlar. Ancak bu acı, ona dikkatli olmayı, temkinli davranmayı ve düşmekten kaçınmayı öğretir. Aynı şekilde, hastalık da insanın hayat yolculuğunda karşılaştığı bir engel gibidir. Bu engel, aslında insanın farkındalığını artırır, ona hayatın geçici olduğunu ve ahirete hazırlık yapması gerektiğini hatırlatır. Nasıl ki çocuk, düşmenin acısıyla daha dikkatli olmayı öğreniyorsa, insan da hastalığın verdiği uyarıyla ebedî saadet için hazırlanır. Hastalık, insanı bu dünyada amaçsız bir yaşam sürmekten kurtarır ve onu asıl hedefine yönlendirir.